Nefis Zamanla Kuvvet Kazanabilir Mi? Soru: Yıllar
geçtikçe insanın nefsi daha da kuvvetleniyor mu? Cevap:
Nefis
zamanla kuvvet kazanabilir. Zira, seneler geçtikçe
insanda bazı
arzular, cismâniyete ait bir kısım istekler belirir;
tûl-i emel,
bedenî istekler, servet düşüncesi
ve mal mülk
hı
rsı baş gösterir. Bütün
bunlar bir de
ülfetle
kuvvetlenir ve desteklenirse insan yenilebilir, kayıp
düş
ebilir.
Bu hisler belirdikçe,
insan, bir
yönüyle yerinde daha
sıkı durmaya
çalışmalı;
dine ve millete hizmet gayesine daha bir bağ
lanmalı.
Cenâb-ı Hak,
insanı hususî mahiyette nerede sıyanet
edecekse, kul o noktayı
aramalı. Kur'ân-ı Kerim'de
"Siz beni anın, ben de
sizi anayım" (Bakara, 2/152),
"Allah'a yardım eder, dinine
arka çıkarsanız; o da
size
yardım eder" (Muhammed, 47/7)
buyuruluyor ve bir
mânâda
sıyanet-i ilâhiyeye mazhar
olma yolu
gösteriliyor.
O zaman insan, duracağı
tabyaları çok iyi belirlemelidir. Yani, bu
ilâhî ahdi
görmeli ve "Demek ki, ben onu anlatma
konumunda
olmalıyım. O
konumun hakkını vermeliyim. Duruşumu sık sık
gözden
geçirmeli, kendimi sağlama almalıyım"
demelidir.
Bir taraftan insan benliğinde bazı hisler
gelişirken ve
düşmanın taarruz yollarını
çoğaltması söz
konusu
iken, o olduğu yerde kalırsa
elbette yenik düşer. İnsanın da o
istikamette
gelişmesi
lâzımdır. İmanı, sırf delillere dayalı
zihnî bir
mefhum
olarak algıladığı dönemlerde insana sadece
"İnand?
?m" demesi yetebilir. Fakat daha sonra bu itirafı ve
bilgiyi
kalbe maletme,
tabiatının bir yanı haline getirme, yani yeme
içme, yatma
ve istirahat etme
gibi tabiatının bir buudu haline getirme
şarttır. İnsan, yemek
yemediğinde rahats?
?zlandığı gibi ibadet
etmediğinde de huzursuzluk duyacak
kadar bunları tabiat
haline getirmezse, daha
sonraki "ülfet
dönemi"nde
ayakta duramaz,
devrilir.
Bu
açıdan her fırsatta
arz
ediyorum, dünkü inancım?
?z Şah-ı
Geylânî'nin imanı seviyesinde olsa da, o
bugün
yetmeyebilir. Bugün yeni baştan, bir kere daha ilim, idrak
ve
anlayış ufkumuza
göre Allah'a olan imanımızı
yenilememiz
gerekir.
Âyât-ı tekvîniye ve
teşrîiyeyi her
gün
bir kere daha, değişik bir
yönüyle gözden
geçirerek imanımızı
yenileme mecburiyetindeyiz. Sürekli
araş
tırmalı, aklımızın
ermediği şeyler üzerinde
"Burada bir
hikmet
vardır" mülâhazasıyla
ısrarla durmalıyız.
Hz. Bediüzzaman diyor ki;
"Rahîm
-i Zülcemâlin bağistan-ı
kereminden,
mucizâtının
salkımlarından bir tanecik
hükmünde
gördüğ
üm, iki parmak
kalınlığında bir
üzüm asmasına ası
lmış olan
salkımları saydım.
Yüz elli beş çıktı. Bir
salkımın danesini saydım,
yüz yirmi kadar oldu.
Düş
ündüm, dedim: Eğer
bu asma
çubuğu, ballı su musluğu
olsa, daim su verse, şu hararete
karşı
o yüzer rahmetin şurup tulumbacı
klarını emziren salkı
mlara
ancak kifayet edecek. Hâlbuki, bazen az bir
rutubet ancak eline
geçer. İşte, bu işi yapanın, her şeye kâdir
olması
lâzım gelir."
Bu
düş
ünceler, ilme'l-yakînin bir mertebesidir ve
belli bir yere kadar
benzeri
duygu ve düşünceler bizi ayakta
tutar. Fakat bir noktadan
sonra bu bize
yetmeyebilir. Daha ileriye
götürürüz
bu
tefekkürü,
ilmî tahlillerin yapıldığı ortamda onu
tekrar
gözden
geçiririz; bir de oradan
yürürüz;
orayı da
bir pist yapar, bir de oradan
yükseliriz. İlme'l-yakînin
âlî mertebesinde
yeni bir açılım daha yaparız.
Sonra bir
fırsatını bulunca bir kere
daha... Bir kere daha... Sürekli
yeniler dururuz
kendimizi. Yoksa
içinde bulunduğumuz
çevrede yenilenmeler yaş
anıyor,
düşünceler
değişiyor, ilim mantığı ve ilim felsefesi
baş
kalaşıyorsa ve biz buna
rağmen olduğumuz yerde kalıyorsak, şeytan o yeni
malzemeyi kullanır ve biz
yenik düşeriz, Allah muhafaza, devriliriz.
Sürekli kendimizi yenileme, bu yenilemeyi yaparken de
kalbimizle
beraber yürüme mecburiyetindeyiz. Kalbimizin, aklımı
zdan
bir
adım geri kalmaması, hayatiyetini koruması lâzım.
Unutmamak icab
eder ki; mantığı çok ileriye gitmiş, muğalata ve
diyalektik adamı
olmuş bir insanın, kalbi o ölçüde
inkişaf
etmemişse
onun kuru mantık ve diyalektiği kalbini yutmuş, demektir;
kalbî hayatını
öldürmüş ve onu
latîfe-i Rabbâniyeden
mahrum etmiş, demektir.
Evet, insan düş
ünce ufku ne seviyede
olursa olsun, kalbini
nazardan dûr etmemeli...
Başını yere koyup
sabahlara kadar dua dua
yalvarmalı.
Çünkü
ebedî mutlu olacağı bir
âlem
için ayağına zincir
vursalar ve deseler ki, "Ba?
?ını yerden
kaldırmadan
ömür boyu secde edeceksin; ama
neticede
ebedî mutlu
olacağın bir dünyayı kazanacaksı
n."
Aklı varsa insan
secde eder. Eder, zira, önünde bir
ebedî
saadet
vardır. Altmış yetmiş sene, altı yüz yedi
yüz sene veya
altı milyon yedi milyon sene değil; sonsuz bir hayat... İşte
bizim
önümüzde de o ebedî hayat var. Onun
için ne verilse değer. Bundan dolayı akıllı
mü'minler
anlatılırken "Mallarını, canlarını,
her şeylerini Allah'a
satarlar,
verirler" (bkz.: Bakara, 2/207; Tevbe,
9/111) denilmektedir.
Biz de ebedî saadeti
yakalamak için kulluk
vazifemizi kusursuz
olarak yapmaya
çalışmalı ve Allah'ın
merhametine sığı
nmalıyız.
Sürekli onun karşısında el
açıp bel
bükmeli
ve çok dua etmeliyiz. Mesela,
mümkün
olduğu kadar
çok
"Rabbenâ lâ tüziğ
kulûbenâ ba'de iz hedeytenâ ve heb
lenâ
min
ledünke rahmeh" (Ey bizim Kerim
Rabb'imiz, bize hidayet
verdikten
sonra kalblerimizi saptırma ve katından
bize bir rahmet bağışla)
(Âl-i
İmran, 3/8) demeliyiz.
"Allahümme Yâ
Mukallibe'l-
kulûb!
Sebbit kulûbenâ alâ
dînik." (Ey
kalbleri evirip çeviren Allah'ım!
Kalblerimizi
dinin üzere
sabit eyle) imanla perçinle ki
sökülmesin,
kurşunla
çivile oraya, diye yakarmalıyı
z. Hemen ardından
"Sarrif
kulûbenâ ilâ
tâatik."
(Kalbimizi
sana itaate çevir, sana kulluğa
meylettir) ifadesini eklemeliyiz. Bunları
on defa değil, bin defa söylesek, yine
de az demiş oluruz.
Kaldı ki, Allah
Resûlü (sallallahu aleyhi
ve sellem) bunları
sabah ve akşam
dualarında üçer kere
söylüyor
ve bizlere de
tavsiye buyuruyor. O bir Nebi'dir, hem
mâsum hem de
masûndur ve teminat altındadır. Bize
gelince, bizim ne
mâsumiyetimiz, ne masûniyetimiz var. Yani ne
günahsı
zız,
ne de Allah (celle celâluhû)
tarafından korunma ve sı
yanet altına
alınmışız; yok öyle bir
teminatımız. O bile
böyle diyorsa,
bizim titrememiz,
çırpınmamız lâz?
?m değil mi?
Hiç kimse demesin,
"İçime şu
geliyor, bu
geliyor... Şöyle bir kalbî
problemim var."
İçine o geliyor da sen üst üste
kırk gece kalkıp
o iş
için ağladın mı? Başını yere koydun,
alnını
yaşlar
içinde buldun mu? Neden mazeret beyan ediyorsun?
Yüreğinle
Allah'a teveccüh et, yalvar yakar!
"Tut
elimden Allah'ım,
tut ki edemem sensiz!" de.
Alvar İmamı ne
güzel söyler:
Sen Mevlâ'yı
sevende
Mevlâ seni sevmez mi?
Rızasına
iven
de
Hak rızasın vermez mi?
Sen Hakk'ın kapısında
Canlar
feda
eylesen
Emrince hizmet etsen
Allah ecrin vermez mi?
Sular gibi
çağ
lasan
Eyyub gibi ağlasan
Ciğ
ergâhı dağlasan
Ahvalini sormaz m?
??
Rica ederim, onun
uğrunda yüreğinizi
parçalamadan yüreği
parçalanmış insanlara
lütfedilen şeyleri beklemeyin. O
bazen ekstradan da lütfedebilir; ama
umumiyetle aldığınız risk
kadar, gösterdiğiniz gayret ve cehd kadar
mükâfat
vardır. Hele siz bir gecenize gündüz
boyası
çalın, o da sizin gecenizi gündüz yapsın.
Siz
dünya gecelerinizi gündüz yapın, o da ahiret
karanlıklar?
?nı aydınlığa tebdîl eylesin.
Allah, eşiğine
baş koyan yüzleri çiğnetmez ve
mahcup etmez; yeter ki siz
yürekten ona yönelin ve
"...Edemem, sensiz asla edemem!
" deyin.
|